RICK WAKEMAN…
MELODİ ADNAN…
HİÇ AZALMAYAN BİR SEVGİ İLE…
1975-76 yıllarıydı, bir YES hayranı olarak İstanbul İl Radyosu, ya da TRT 3 diyelim, YES’i ve Rick Wakeman’ı Stüdyo FM programlarında takip ediyor, plaklarını edinmeye çalışıyordum. O dönemde Beyoğlu’nda İstiklâl üzerinde plakçılar vardı ancak birisi çok özeldi. Amerikan Neşriyat Bürosu adıyla çalışan bu mağazanın tanıdığım tüm rock severler müdavimiydi. Mağazanın sahibi aynı zamanda Melodi Plak adıyla plak basan şirketin sahibi Kayıhan Bey’di… Plak yayınlamak hususunda birlikte çalıştığı bizim de çok sevdiğimiz “Melodi Adnan” a sonsuz güveniyordu. “Adnan Ağabey” diyoruz müthiş bir adam, tam bizim kafada, yurtdışından gelen plaklardan önce dinliyor, sonra karar veriyor, 3 ay içinde plak basılıyordu. Sayısı çok fazla da değil, en fazla 300-500… Adnan, beni, arkadaşım Engin Ak’ı, Ali Tuğ’u çok seviyor, bizleri yönlendirmeye çalışıyor, dinletiyor, anlatıyor… Sohbetlerimiz hayli uzun oluyor, o da mutlu bizler de mutlu…
Melodi Adnan “YES”i dinliyor, Wakeman’ı dinliyor karar veriyor bu basılacak, şu basılacak… O devirde “Relayer”, “Close To The Edge” gibi çok az sayıda meraklının dinlediği albümleri bize sunan böyle bir adamın varlığı bizim için ne büyük şans, şimdi çok daha iyi anlıyorum…
Bu arada yazar Murat Beşer “Melodi Adnan”ı kaleme almış, olağanüstü bir yazı, onu da okumanızı isterim…
Eski günlere yeniden dönersek,
Plağımı kolumun altına aldıktan sonra, ver elini efsanevi Atlantik Büfe’nin yolunu tutuyorum… “Tereyağlı Asya Pilavı”, önceden haşlandıktan sonra kızartılmış küp patatesler, buharda pişmiş sosis ve ayrandan oluşan muhteşem mönüyü götürüyorum. Kasadaki gözlüklü, yaşlıca Rum kadın her defasında hem patates hem pilav istediğim için şaşırıyor “pilav, patatis, ayran?” diye tekrar soruyor…
Ben bir yandan “Melodi Adnan”dan yeni tanıştığım senfonik rock’u öğrenirken, diğer yandan müzik üniversitem Stüdyo FM’in de takipçisiyim. Bu da başka bir keyif. Yavuz Aydar - Şebnem Savaşçı ikilisi en önemli bilgi kaynağım. Bir de İngiliz JO-JO Records plak mağazasının satış kataloğu vardı, onu da adeta ansiklopedi gibi kullanıyorum.
1975 yılı sıcak bir yaz günüydü, Erenköy’deki yazlıkta ilk kez Rick Wakeman’ın Journey to the Centre of the Earth’ünü Stüdyo FM’de dinledim. 1964-65 yıllarında aynı konuda çevrilmiş sinema filmini izlemiş ve çok etkilenmiştim. Onu King Arthur takip etti, o günlerde dünyanın en müthiş müzik eserlerini dinlediğimi düşünüyordum. Wakeman’a yazarak diskografisi hakkında bilgi almak istedim. Onun tüm eserlerine sahip olmak istiyor, onu daha yakından tanımak istiyordum. Elimdeki tek adres A&M Records’a aitti. Yazdım. Cevap gecikmedi, beraberinde küçük çaplı bir de hazine gelmişti. Hayat hikayesi, fotoğraflar, yeni albümü “White Rock” LP’si ve neler neler… O tarihten sonra Rick Wakeman’ı yakın takibe başladım. YES’teki performansı kusursuzdu. Kendi işlerinde ise inanılmaz iniş çıkışları oluyordu. Benim ilgi alanıma girdiğinde Rick Wakeman Progressive Rock’un zirvedeki klavyecilerindendi.
Wakeman, Royal College of Music’de klasik müzik eğitimine başlamıştı. 1969’da birlikte eğitim gördüğü arkadaşları ve önceki mezunlarla ileride yarışıyor olmanın kendisine bir katkı sağlamayacağına karar verdi, iyi bir konser piyanisti olmak onu tatmin etmeyecekti. Okulu bıraktı ve rock müzikle ilgilenerek virtüöz olarak hayata atılmaya karar verdi. Ancak ilk albümü tam bir felaketti. “Piano Vibrations”… Bu albümü ilk kez dinlediğimde hayretler içinde kalmıştım. İçinde henüz ortaya çıkmamış New Age esintileri olan tam bir felaketti… Yıllar sonra onca ortaya koyduğu olağanüstü işlerinin ardından “new age” mikrobunun bünyesine tekrar girip, tamamen sarmasında bu ilk çalışmadan haberi olanlar pek de şaşırmamış olmalılar…
Benim Rick Wakeman’ıma gelince…
Wakeman’ın ilk keyifli işi Dave Cousins’in Strawbs gurubuna katılıp, “Just a Collection of Antiques and Curios” albümünde yer almasıyla olmuştur. Kariyerinin ilk yıllarında Strawbs’a dahil olan Wakeman, gurubun 1970 yılında Queen Elizabeth Hall’da verdiği konserde hemen kendini belli etmiş, özellikle “Temperament of Mind” solosu ile dikkat çekmiştir. Bu eseri ve varyasyonlarını sonraki yıllarında “The Six Wives of Henry VIII”de ve neredeyse tüm konser sololarında kullanmıştır.
Bana sorarsanız Wakeman YES’e de klasik org ve inanılmaz bir klavye seti katarak grubun çok sesli, güçlü ve parlak tınısı yakalamasını ve klasikleşmesini sağlamıştır.
Wakeman hayatıma öylesine girmiştir ki, eşimle tanışmam onun sayesinde olmuştur. 1977’de yeni taşındığımız yazlıkta, deniz kıyısında otururken ortaya sorduğum, No Earthly Connection ne demek? sorusuna “Dünyayla alakası yok” deyiverince olan olmuş, bu ilk konuşma 5 yıl sonra bizi nikâh masasına götürmüştür.
O çok özel bir müzisyen, şaheserlerini dinlemeye hiçbir zaman doyamadığım müthiş keyifli bir insandır…