MANUEL DE FALLA
ALHAMBRA BALESİ, DANZA RITUAL DEL FUEGO
DANIEL BARENBOIM / CHICAGO SYMPHONY ORCHESTRA
ALHAMBRA BALESİ, DANZA RITUAL DEL FUEGO
DANIEL BARENBOIM / CHICAGO SYMPHONY ORCHESTRA
RUS HALK ŞARKISI / KAZAKİSTANLI HALK ŞARKICILARI
1962-63’ten, babamın ilk ses kayıtlarımı kayda aldığını günler…
Yehudi Menuhin – Wilhelm Furtwangler:
Menuhin tüm kayıtlarında bu eseri olması gerekenden yavaş çalmaya ahdetmiş görünüyor, bu yüzden o da benim arzuladığım yorum değil. Mendelsshon yaşasaydı her halde, hızlı, hızlı diye kulağını çekerdi. İnanılmaz derecede yavaş çalıyor…
Itzhak Perlman - Concertgebouw Orchestra:
Pearlman her zamanki gibi parlak ve akıcı, ancak yine de yavaş…
David Oistrakh · Eugene Ormandy · Philadelphia Orchestra
Mükemmel, ancak…
Ben konçertoyu Jacha Heifetz’den kayıt etmeyi arzuladım. Hızı tam bana göre, uçuyoruz…
Jascha Heifetz - Sir Thomas Beecham, Royal Philharmonic Orchestra, Recorded June 10, 1949
Bizim Evde Fransızca müzik pek olmazdı. Annem sadece Charles Aznavour, buna karşın teyzem daha sosyal içerikli Fransızca şarkılar dinlerdi. Ondan öğrendiğim ilk şarkı 1964’te Michel Legrand’ın aynı adlı film için bestelediği “Les Parapluies De Cherbourg” (Cherbourg Şemsiyeleri) olmuştu. Aynı dönemde bir başka isim Jacques Brel hayatıma “Ne me quitte pas” ile giriyordu. Şarkı kaç yüz kişi tarafından okundu bilmiyorum, “If you go a way” ile İngilizceye çevrildi ve çok meşhur oldu.
Dönemin Türk şarkıcıları da bu şarkıyı defalarca okudu.
Jacques Brel’den beğendiğim ikinci şarkı ise
1974’de hit olan ve Türkiye’de tüm kikiriklerin gözyaşı mabedi haline getirdiği Terry Jaks’in “Seasons in The Sun” şarkısının orijinali olan, nefesli çıkışları ve kemanla süslediği “La Moribond” adlı mükemmel şarkı idi.
Brel, Fransızca librettoya dayalı pek çok şarkı yaptı. Anlaması zordu ve sıkıcıydı. Onun müziği bir oda içinde geçen, saatlerce süren sıkıcı konuşmaların yapıldığı, Fransız filmlerinin müzikleri gibiydi. Fransızca hayranı olan zevat bu şarkıları koyacak yer bulamadı ama işte benim aklımda iki parça ile kaldı.
Brel’e karşı benim favorim Serge Reggiani idi. “Les mensonges d’un pere a son fils”… Hayatımda dinlediğim en güzel Fransızca şarkı olarak hafızamda yerini koruyor. 1974 yılında sanırım kendi müzik setimin ilk kez kullandığım günlerde, bir konser kaydında 3-4 parçasını kaydetmiştim. Bu şarkı beni alıp götürmüştü. Reggiani’nin bu şarkısı kendisinden sonra yüzlerce kez okundu, ancak hiçbiri Reggiani’nin yanına bile yaklaşamadı… Reggiani’nin “T’as L’air D’une Chanson” ise Tanju Okan’ın “Kadınım”ı ile Türkiye’de de zirve yaptı. Özgün ve çok güçlü bir sese sahip Okan, kanımca şarkıda Reggiani’den çok daha farklı bir hikâye anlatıyordu sanki. Sebebi Türk olması ve bas bariton, farklı, etkileyici bir sese sahip olmasıydı.
Aznavour sevilirdi, hele ki ilk televizyon yayınları sırasında onun hazırlayıp sunduğu bir şov programı vardı ki burada yaptığı düetleri annem de ben de hayranlıkla izlerdik. Ama hiçbiri aklımda yer etmemiş… O bizde “mamma” ile bilinirdi. Bu seçkiyi oluştururken pek çoğunu yeniden dinledim, buraya da çok sevdiğim bir tanesini koydum. İki ustadan müthiş bir düet…
Bir dönem Mirelle Mathieu’yü çok sever, beğenirdim, çocukluk işte, hatta bir LP sini de almıştım. Hafızamda çok yer edemeden geldi, geçti. Bana göre kayda değer tek bir şarkısı vardı. Onu da listeye koydum.
Gilbert Becaud ise teyzemden bana geçen bir LP’siyle hayatıma girdi. Sanırım 67 yılına aitti. O albümden burada yayınladığım 3 parçasını da çok severim. Becaud’un iki güzel melodiyi ayrı ayrı içinde bulunduran “Je Reviens Te Chercher”in ise ayrı bir yeri vardı.
Becaud “Et maintenant” ile Bolero’yu mükemmel yorumlamıştı. Melodik şarkıları, cesur yorumu ile Becoud benim çok sevdiğim Fransız sanatçılardandır.
Alain Barrier’i de unutmamak lazım. Aznavour benzeri şarkıları vardı. “Ma Vie” oldukça eskiydi, teypte kayıtlıydı. “Tu T’en Vas” ise sonraki yıllarda çıkmış olmalıydı.
Fransız müziği dendiğinde bana göre en muhteşem isim Edith Piaf idi şüphesiz. Bu muhteşem sesi çok severek dinlerdim. Aklımda kalanları buraya aldım. Onunla beraber Yves Montand’dan da bahsetmek gerekir haliyle… Her nedense “A Pariiii” duyunca dedem aklıma gelir. Hep yaşlı, hep ciddi bir Fransız sesi…
Çocukluk yıllarımda en çok sevdiğim parçalardan biriydi “Aline”… Christophe de tek bir parça ile ünlendi, devamı gelmedi.
Fransız popunda son isim Salvatore Adamo olacak. Adamo’nun muazzam bir sesi vardı, kendine özgü… Ne yazık ki kikirizmin esiri oldu gitti. “Her yerde kar var” ve “inşallah” bende hiç karşılık bulmadı. Beni en çok etkileyen şarkısı C’est ma vie olmuştur. 1975’de senfonik rock dinlemeye başladığımda sanırım son dinlediğim Fransız şarkısı bu olmuştu. 70’li yıllarda Fransızlarda da benim gibi senfonik rock’a kaymalar başlamış Révolution Française ile ilk rock-opera sahneye konmuştu. Opera’yı bir kez radyoda dinledikten sonra ancak bugünlerde yeniden dinledim. Üzerinde çalışmak üzere buraya aldım. Abba’ya yazdığı, Waterloo dahil olmak üzere besteci Schönberg birkaç büyük sahne eseri daha bestelemiştir. Henüz lâyıkıyla dinlemediğim için sonraya bırakıyorum. Sitemde tamamını yayınlayacağım son eser ise Notre-Dame de Paris olacak. Riccardo Cocciante’nin bestesi bu eser Fransız müzik tarihinde ne kadar bilindik eser varsa hepsini içinde barındırıyor. Biraz fazla melodik olduğundan mıdır nedir, bir süre sonra bir kenara bırakılıyor. Buna karşın sahnesi muhteşem… Videosu alınıp evin bir köşesinde duracak kadar…